TÖS’ün de, TÖB-DER’in de, Kamu Emekçilerinin Devrimci Mücadele Geleneğinin de biricik meşru mirasçısı, devamcısı biziz!

Biz de kim miyiz?
Türkiye’nin Eneski Sosyalist ideolojisinin, biricik devrimci teorisinin savunucularıyız. Bu teorinin yol göstericiliğinde; sınıflar savaşında, İşçi Sınıfının ve tüm emekçi kitlelerin devrimci mücadele bayrağını kamu alanında dalgalandıranlarız.
Biz deler bu sarsılmaz ideolojinin rehberliğinde Kamu Emekçilerinin Devrimci Mücadele Tarihini sahiplenen, temsil eden; geçmişte de, ülkemizin ve dünyanın bayır aşağı gittiği bu günlerde de bu devrimci mücadelenin bayraktarlığını yapmakta olan Halkçı Kamu Emekçileriyiz.

Bugün görmekteyiz ki kendine “mücadele örgütü” diyen birçok sendika, birçok oluşum TÖS’ün, TÖB-DER’in devamcısı olduğunu söylemektedir. Suya sabuna dokunmayan, kitleleri alanlara çağırmaya cesaret edemedikleri açıklamalarında, TÖS’ün, TÖB-DER’in Mücadele Tarihini istismar etmekten geri durmamaktadırlar. Hem de hiç utanıp sıkılmadan…
Oysa o kadar kolay değildir, TÖS’ün, TÖB-DER’in devamcısı olduğunu iddia etmek!
Bu denli mücadeleci, bu denli zengin bir mirası sahiplendiğini iddia ediyorsan her şeyden önce tutarlı olacaksın. Namuslu olacaksın, dürüst olacaksın!
12 Eylül’ün Amerikanofil Faşist Cuntası tarafından kapatılmadan önce mücadelesine devam eden TÖB-DER’in İzmir Şubesi tarafından İlköğretim Haftası vesilesiyle hazırlanan afişte aynen şunlar yazıyordu:
“Demokratik Eğitim!
“Emperyalist, gerici, şoven eğitime son!”
Emperyalizmin yarı sömürgesi konumundaki, Burjuva Demokratik Devrimini tamamlayamamış bir ülke için ne kadar da yerini bulan, doğru tespitler…
Demek ki neymiş?
Bu geleneğin devamcısı olduğunu iddia etmek için;
1- Antiemperyalist olmak gerekirmiş. “Katil Amerika, Ortadoğu’dan defol” diyemeyen her siyasi, her aydın, her akademisyen, her sanatçı, her gazeteci ya gafildir, ya korkaktır, ya da haindir…” diyebilmek gerekirmiş. Sol maskeli Amerikan uşakları gibi fırsatını bulduğun ilk anda AB Fonlarından yemlenmemek gerekirmiş. Emperyalistlerin “umut kaynağı” ilan edilmemek gerekirmiş.
Atatürkçü maskeli mücadele kaçkınları gibi emperyalizmi yok saymamak, TESEV’ciliği, Sorosçuluğu ayyuka çıkmış olan, bünyesinde “TR 705”leri, Çarşafçıları, Ermeni Soykırımı Yalanı savunucularını barındıran, Meclisteki Amerikancı Dörtlü Çetenin bileşeni siyasi yapılara gerdan kırmak uğruna sendikaları bir sıçrama aracı haline getirmemek gerekirmiş.
2- TÖB-DER afişinde “gericilik” olarak ifadesini bulan Ortaçağcılığa karşı olmak, Antifeodal olmak gerekirmiş. “Şeriat Ortaçağdır!” diyebilmek gerekirmiş.
Halkçı Kamu Emekçileri on yıllardır laikliği savunurken, “Laiklik Kemalist bir söylemdir” zırvaları savurduktan sonra, AKP’giller’in herkesin gözüne sokarcasına Faşist bir Din Devleti inşa ettiklerini nihayet anlamaya başlayıp (artık ne kadar anladılarsa!) sahte bir “laik eğitim” söylemi tutturanlar gibi zavallılaşmamak gerekirmiş. Bu durumda bile Şeyh Sait anmaları yapmaktan kendini alamayacak kadar ihanet çukuruna düşmemek gerekirmiş.
Türkiye’de laik eğitim günbegün, kerte kerte aşındırılırken, okullarımız Peşaver Medreselerine dönüştürülürken, zaten bozuk olan eğitim sistemimiz daha da geri noktalara götürülürken sendikalarda koltuk kapmak için olağanüstü genel kurul yapma derdine düşmemek gerekirmiş. Laik eğitimi içtenlikle savunmanın sadece kürsü ötülgenliğiyle olmayacağını anlamak gerekirmiş. Ayda yılda bir laik eğitimle ilgili meşru bir sokak eylemi yapma cesareti gösterip bunun üzerine AKP’giller’in kolluk kuvvetlerinin azgın saldırısına uğradıktan sonra, devletin terörize etme girişimlerine karşı koymak gerekirmiş. Eylem sonrası açılan davalarda, laik eğitimi savunmak sanki bir suçmuş gibi, mücadele kaçkınlığını hukuksal kılıfa büründürüp “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını” talep etmemek gerekirmiş.
3- Yine TÖB-DER afişinde belirtildiği gibi Antişovenist olmak gerekirmiş. Halkların kardeşliğini içtenlikle savunmak gerekirmiş. Bin yıldan fazla bir zamandir etle tırnak gibi kaynaşmış olan Türk ve Kürt Halklarının eşit, özgür, gönüllü birliğini savunmak gerekirmiş. Türk Şovenizmine de Kürt Şovenizmine de geçit vermemek gerekirmiş.
ABD Emperyalistlerinin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde el attığı Kürt Sorununda burjuva çözümü değil, her iki halkın da yararına olan Devrimci Çözümü savunmak gerekirmiş. Kürt düşmanlığını da Türk düşmanlığını da aynı şekilde mahkûm etmek gerekirmiş. Bir taraftan ABD Emperyalistlerinin bölgedeki “kara gücü” konumunda olan, bundan da gurur duyan Amerikancı Burjuva Kürt Hareketine kulca angaje olmamak; diğer taraftan ise emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin iki halkın arasına düşmanlık tohumları serpmesine katkıda bulunacak şekilde sendikalarda Türk Şovenizmini besleyen politikalar uygulamamak gerekirmiş…
Göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz ki TÖB-DER’in gerek genel anlamdaki mücadelesinde, gerekse sadece bir örnek olarak gösterdiğimiz bu afişinde beslendiği ideolojik kaynak, Türkiye Devrimi’nin Teorik ve Pratik Önderi Hikmet Kıvılcımlı’dır. Bu tespitler, Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın Türkiye’nin sınıfsal yapısına ilişkin olarak ortaya koyduğu tahlillerin küçük çaplı bir sentezi niteliğindedir. Bu en doğru, Türkiye topraklarına ayakları en çok basan kaynak, aynı zamanda TÖS’e ve diğer mücadele örgütlerine de kılavuzluk etmiştir. Ve bugün yaşadığımız sendikalar faciasının da nedeni, bu kaynaktan uzaklaşılması, mücadele örgütleyen kızıl kılavuz yerine, Emekçilerin alınterinin Parababalarına satışını örgütleyen sarı kılavuzların tercih edilmesidir.
Şunu da belirtmeden geçmeyelim:
Biz deler tıpkı TÖS gibi, tıpkı TÖB-DER gibi sendikal mücadeleyi hiçbir zaman siyasi mücadeleden bağımsız görmedik. Devrimci sınıf sendikacılığı ilkelerinden hiçbir zaman taviz vermedik. Birilerinin yaptığı gibi bir taraftan sendikaları Meclisteki Amerikancı Dörtlü Çeteden birine yanaşmak için bir araç olarak kullanıp diğer taraftan sendikalara siyaset yasağı koymaya; siyaseti, üzerinde konuşulması mahrem bir konu olarak gösterme gayretlerine girmedik.
TÖS tarafından 1968 yılında gerçekleştirilen Devrimci Eğitim Şurası’nda şöyle deniliyordu:
“Sonuç şu oluyor ki, biz öğretmenlerin görevi, bütün anlamıyla devrimi gerçekleştirmeden, bu davaya bütün ağırlığımızı koymadan başarılı olamaz. Egemen sınıflar eğitim sistemini kendi çıkarlarını sürdürücü bir nitelikte düzenlemişler, kanunlarla, yönetmeliklerle bunu pekiştirmişlerdir. Biz de devrimci öğretmenler olarak bu çemberi kırma gücüne sahip olmalıyız.” (TÖS, 1969: 439)
İşte TÖS’ün, TÖB-DER’in devamcısı olmak, Kamu Emekçilerinin mücadele perspektifini bu hatta yerleştirmekle mümkün olabilir.
İçinde yaşadığımız sınıflı toplum düzeninde, Kamu Emekçilerinin sınıflar savaşındaki konumunu yok sayarak, sendikaları bürokrasinin egemen olduğu bir devlet dairesi gibi yöneterek, salonlara hapsolmuş bir “kokteyl sendikacılığı”, “tatlı su sendikacılığı” yaparak, sendikaları birer mücadele örgütünden çok ikbal kapısı, geçim kapısı gibi görerek, sokak fobisiyle hareket edip ilk fırsatta düşmanla uzlaşarak TÖS, TÖB-DER Geleneği sahiplenilmez!
TÖS ve TÖB-DER Geleneğinden gelen Emekçiler, Emekçi Halkımızın kanıyla sulayarak vatan yaptığı Taksim Vatanını 1 Mayıslarda canları pahasına, sonlarını düşünmeden kahramanca savundular. İşte böyle sahiplenilir bu onurlu geçmiş. Sadece kitleleri kandırmaya yönelik lafazanlıkla, 1 Mayıs’larda Bakırköy Pazar Çukuruna gömülerek, Taksim Vatanından kaçılarak sahiplenilemez TÖS ve TÖB-DER geleneği!
Bu geleneğin bugünkü gerçek temsilcileri, “Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense ölmek yeğdir!” diyen Halkçı Kamu Emekçileridir!
Ve mücadelemiz eninde sonunda zafer kazanacaktır!
Yaşasın TÖS’ün, TÖB-DER’in Devrimci Mücadele Geleneği!
Yaşasın Devrimci Sınıf Sendikacılığı!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir